Çaykovski'nin Evinde Rüya Gibi Bir Gün

 Çaykovski ile tanışmam ve onun müziğine tutulmam üniversite ikinci sınıftayken oldu. Çaykovski'yi elbetteki diğer ünlü besteciler gibi biliyordum ama genel olarak seviyordum işte klasik müziği. Biri diğerinin önünde değildi. Onun müziğine olan ilgim, bir tiyatro oyununda yoldan geçen adam olma hayalleri kurarken hiç de öyle yoldan geçen adam gibi değil sahnedede tek başıma 4-5 satırlık bir tiradımın bile olduğu bir tiyatro oyununda rol almam ile başlamıştı. Fırsat Ankara Devlet Tiyatrolarından çok sevgili ve değerli Savaş Ertan ve Alp Görbil tarafından bana sunulmuştu (Bu kişiler,  yaşadığım dünyadan çok farklı bir dünyanın kapılarını bana açarak farkındalığımın artması konusunda, belki farkında bile olmadan, çok büyük katkılarda bulundular).   
Oyun Çaykovski'nin Uyuyan Güzel'iydi. Bir çocuk oyunuydu ve müzikler, danslar bolcaydı.  Dolayısıyla provalarda mütemadiyen dinleyip ezberlemiştim müziğini. Müziğini dinlerken  ve o müzik eşliğinde dans ederken, zaman ve mekandan, sıyrılıp kendimi işte o masalın içinde buluyordum. Şimdi bile ne zaman Uyuyan Güzel bestelerini gözlerimi kapatıp dinlesem kendimi yine, yönetmenimiz Mine Acar'ın parfümünün kokusu eşliğinde,  o masal dünyasının içinde hissederim. İşte tam da bu yüzden Moskova rehberinde Çaykovski'nin evinin Moskova'nın 80 km kuzeybatısında Moskova-St.Petersburg yolu üzerinde Klin adlı bir şehirde olduğu ve yılda iki kere, doğum ve ölüm yıldönümlerinde, piyanosunun ülkenin önde gelen piyanistleri tarafından çalındığı haberini okuyunca, Moskova'ya yeni geldim aman nasıl giderim tek başıma demeden ölüm yıldönümü olan 6 Kasım programım tam 3 ay öncesinden yapılmış oldu.
Günler geçti ve Çaykovski'ye misafir olma arefesi geldi. Klin'e erken gidip hava kararmadan dönmeye karar veriyor ve gidişimin nereden ve nasıl olacağını araştırmaya başlıyorum.  Rehberde trenle gidilebileceği yazıyor. Moskova'da bir çok yerde (daha sonra dokuz tane olduğunu öğreniyorum.) tren garı var ve ben en aşina olduğum Belaruskaya Garı(Voksal)'ndan başlıyorum keşfe. Gidiş-geliş bilgilerinin olduğu kocaman panolarda Klin ile ilgili hiç bir iz bulamıyor, gidişin oradan olmadığını anlıyorum. Kas(s)alarda oturan hanımlar İngilizce bilmediğinden onlarla da iş çözülmüyor ve bir kenarda avını bekleyen kuş gibi İngilizce bileceğini tahmin ettiğim birilerini gözüme kestirmeye çalışıyorum. Bir süre sonra  bir çift geliyor ve tam isabet.  Telefonla birini arayıp Klin'e giden trenlerin Komsomolskaya'daki Leningradskaya İstasyonu(Ленинградский вокзал)'ndan kalktığını öğreniyorlar.   Aslında ben, safça gardan kalkan bir tren, diğerlerine de uğrayıp yolcuları toplar sanmıştım ama yanılmışım. Kazın ayağı öyle değilmiş. Destinasyonlara göre her gar birbirinden bağımsızmış. Tren garlarına isimler, gidecekleri yönlere göre veriliyormuş. Mesela Kiev yönüne giden trenler Kievskaya Garı'ndan, Leningrad(petersburg)'a yönüne gidecek olan trenler Leningradskaya Garı'ndan, Belarus(Beyaz Rusya) yönüne gidecek olanlar trenler Belaruskaya Garı'ndan gibi... Klin, St.Petersburg yolu üzerinde olduğundan oraya Komsomolskaya Metro durağındaki Leningradskaya Garı'ndan gidildiğini öğreniyor ve oraya gidiyorum. Garı   buradan  (açılınca en soldaki oku tıklamalısınız.) görebilirsiniz. Girişteki belki 20 kadar kasanın hiçbirinde Klin'e ait bir iz bulamayınca aynı gardan hareket etmelerine rağmen varış noktalarına göre kasaların da ayrı olduğunu öğreniyor ve bununla ilgili bir genç kızdan yardım alıyorum. 
Kızcağız şansıma çok iyi, biletimi bile alıyor. Minicik eczane fişlerine benzeyen bilette Klin yazdığını görüp rahatlıyorum.  Tek sıkıntım bilette saat yazmaması. Gardan çıkıp sırt çantamı, tren yolculuğunu keyifli hale getirmek  için I-pod, kitap, abur cuburlar, içeceklerle dolduruyorum. Nihayet seyahat günü geliyor. Saat on gibi garda oluyorum ve hangi trene binmem gerektiğini çözmeye çalışıyorum. Çünkü tren direkt Klin'e gitmiyor ve dolayısı ile trenin önünde Klin yazmıyor. O, yol üstündeki onlarca duraktan biri. Güvenlik görevlisinin de yardımıyla Klin'in Tver güzergahı üzerinde olduğunu görüp treni belliyorum ama tren tam bir buçuk saat sonra kalkıyor. Neyse ne yapalım en azından biliyorum hangi trene bineceğimi. Hava soğuk, bir kahve alıp ayakta kitabımı okurken içiyorum. Onun bile keyfi var.  Bu arada gelişimin ikinci ayında dilini bilmediğim bir ülkede ilk kez Moskova dışında bir yere gideceğim için içimde endişe, bir parça tedirginlik var. Açıkçası biraz tırsmıyor değilim. Belki seyrettiğim polisiye filmlerinden belki de bilinçaltından hafif hafif tırsmamdan olacak sanırım, komplo teorileri kurduğumu farkediyorum. Bazı anlar ve kişiler bir film karesi gibi kalıyor belleğimde çünkü. Bir şebeke ya da Rus mafyası varmış ve ben çaktırmadan etrafla ne olup bittiği konusunda ilgiliymişim. Evet adres sorduğum polis yakasındaki mikrofondan suç ortağına hakkımda bilgi veriyor, hedef kahve içerek rahat görünmeye çalışıyor ama aldırma öyle değil, tam keklik. İşte bilgi verdiği adam, şu büfedeki kahve aldığım adam olmalı. "Bizden kahve aldı. İlaç tamam. Trenin kalkış saatinde uyumuş olacak. Gözden kaçırmayın." Karşıda ayakta dikilen siyah kürklü kız da beni göz hapsine alan kız olmalı. Şapkama bakıyor gibi yapıyor şüphe çekmemek için. Trene biniş saati geldiğinde önce bir yere oturup bir süre sonra izimi kaybettirmek için vagon değiştirmeliyim. A planım hazır.
Sonra tren geliyor. Kendimi eğlendirdiğim bu düşünce ile gidip oturduğum vagondan tiplerden hoşlanmadığım için kalkıyor, bir başkasına geçiyorum.  Derken tren iyice doluyor, fazla boş koltuk kalmıyor. Vee tren kalkıyor. Ohh çok mutluyum. I-podda müziğim de açık. Neye sevineceğimi bilemiyorum. Çaykovski'ye misafir olacağıma mı, hep merak ettiğim şehir dışını, coğrafyasını, yerleşim yerlerini, belki köylerini görebileceğime mi? Bir saat falan böyle keyifle geçiyor. Çok güzel evler görüyorum. Köy evleri ya da daça dedikleri yazlık evler olmalı bunlar. Üçgen çatılı, tek katlı evler, dümdüz ovalar... Bu arada bir adamla muhtemelen kızı olan dokuz, on yaşlarındaki bir çocuk geliyor vagona. Adam sesini çok sevdiğim akordiyon çalıyor, kız Rusça şarkılar söylüyor (Bu gösteri bana Edith Piaf'ın çocuk yaşlarındayken babası ile yaptığı sokak gösterilerini anımsatıyor). Sanki benim tren yolculuğumu keyifli hale getirmek için tutulmuşlar. Benim haricimde kimse ilgilenmiyor sevgili müzisyenlerimle. Her zaman yaptığım gibi boş geçmiyor, günümü renklendirdiği için küçük bir bahşiş veriyorum sokak müzisyenlerime. Sonra tıpkı bizim vapurlardaki gibi satıcılar çıkıyorlar sahneye. Aslında tüm bunlar benim için düzenlenmiş bir gösteri gibi geliyor bana, ben de protokoldeki yerimi almış seyrediyorum onları. Aslında onlar da farkında değiller "Rusya'da Bir Tren Gezisi" gösterisinde, benim için sahnede olduklarından. Teker teker tanıtıyor ve ballandıra ballandıra anlatıyorlar ürünlerini. Bu arada bir sıkıntım var ama üstünde düşünmemeye çalışıyorum. Sonra birden bir ıslaklık hissediyorum. Bir bakıyorum pantolonum ıslak. Meğer sırt çantamdaki su açılmış ve çantadan sızıp üstüme dökülmüş. 
Pantolonum ıslandığından üşüyorum ve göz ardı etmeye çalıştığım sıkıntım üşümemle artık kontrol edilmez bir hal alıyor. Acilen bir tuvalet bulmalıyım. Yanımdaki bayan vagonlardan birinde bir tuvalet olduğunu söylüyor ve kabus başlıyor. Mis gibi yerimden, gösterinin tam da ortasında kalkıyor, tıklım tıkış olmuş trende, macera filmlerinde olduğu gibi telaşla bir vagondan diğerine, alttaki tren raylarını görerek geçiyorum.  Birinde kapıyı bir açıyorum ki ne göreyim! İki vagon arasına koca iki doberman yatmış. Allahım ne yapacacağım şimdi! Ne yapayım, atıyorum kendimi artık, gözümü karartıp geçiyorum köpeklerin arasından. Bir yandan da  artık etmediğim dua kalmıyor bir an önce Klin'e sağ sağlim, kup kuru varabilmek için. Nerede kaldı keyif, nerede kaldı içecekler, abur cuburlar, müziğim, protokoldeki yerim. Şimdi ben sahnedeyim!. Hepsi yalan oldu. Satıcılara "Tuvalet nerede?" diye soruyorum "Yok." diyorlar. Korkunun ecele faydası yok. Ayakta da kaldım zaten. Allahım kabus mu bu ya? Nihayet varıyorum Klin'e. Trenden kendimi atar gibi fırlıyorum. Allahım oh şükür neredeyse 10 adım sonra туалет (tuvalet)  yazısını görüp şükürler eşliğinde giriyorum. Ağlamak istiyorum! Tuvalet tam bir bomba. Tasvir edecek kelime bulamıyorum.  Çaykovski kusura bakmasın ama tuvaletler Çaykovski'nin evinden bile ilginç. Şimdi sıkı durun anlatıyorum. Girince sağda yan yana üç tane tuvalet var. Tuvalet dediğim de öyle alafranga falan değil. İşin kötüsü bildiğimiz alaturka da değil. Ona yakın bir şey işte. Ve bomba geliyor... Kabinlerin (onlara kabin denirse) kapıları yok ve daha da kötüsü tuvaletleri birbirinden ayıran duvarlar da tavana kadar değil. Bel hizasında falan. Yani Alimallah kafanı şöyle bir çevirmeyegör! Artık bu konuya nokta koymanın zamanıdır diye düşünüyorum. Neredeyse Çaykovski'nin evinin değil de bu tuvaletlerin resmini çekemediğime daha çok üzüldüm diyebilirim. Bir de girişte bu tuvalet için benden para da aldılar ya  inanamıyorum. Parayı bir tuvalet müzesini gördüğüm için verdiğimi düşünüp sakinleştiriyorum kendimi. Neredeyse ağlamaklı çıkıyorum. "Yetim kız hırsızlığa çıkmış, ay akşamdan doğmuş." atasözü sanırım benimle tam olarak örtüşüyor Klin yolculuğumun başında. Bu arada istasyondaki Çaykovski'nin heykeli de bu sıkıntılı durumda bile gözümden kaçmıyor. Güvenliğe şahane Rusçamla Çaykovski'nin evinin nerede olduğunu soruyorum ve el üst geçidi işaret ediyor. Allah'tan beden dili diye evrensel bir dil var. Bir de bu arada dönüşte bir aksilik olmasın diye dönüş biletimi de hallediyorum. Üst geçitten geçince dolmuş durağını buluyor ve bir dolmuşa biniyorum. İneceğim durağı, yanımdaki şansa İngilizce bilen genç yolcudan ve şoförden çift kontrolle öğreniyorum. Müzeye girince giriş biletimi alıp sıkıntımı gideriyorum. Çok şükür kabus bitiyor. Şimdi tekrar gişedeyim. Konuşmaya hazırım. Gişede akşam yapılacak konserin biletleri satılıyor. Ama konser altıda, yani hava karardıktan sonra başlıyor. Oysa benim planım bilmediğim bu uzak şehirden hava kararmadan önce ayrılmak. Olacak şey mi ya! Sen o kadar  yolu (bin bir sıkıntı ile) gel de bu konseri dinlemeden git. O şimdi sekizden önce de bitmez. İstasyona gidene kadar dokuz olsa o saatte tren var mıdır? Bir sürü soru var kafamda. Sonra müze görevlileri karar vermeme yardım ediyorlar. İngilizce bilen bir hanım geliyor ve kafamdaki soruları cevaplıyor. Görünüşe göre bir tehlike yok, tren de on bir- on ikiye kadar kesin oluyormuş. Ayrıca otobüs de varmış ama otobüse güvenemiyorum. En iyisi yine trenle dönmek. Dönüş biletim de cebimde nasıl olsa.  Buraya kadar gelip bu konsere gitmemek olmaz deyip alıyorum bileti. Burada kalacak değilim ya! Ne oluyorsa birden Polyanna kesiliyorum. Sıkıntıdan kurtulup müzenin havasına girdiğimden olsa gerek. Bilet aldığım bina, sonradan yapılan konser salonu binası. Aynı bahçe içindeki diğer ev, Çaykovski'nin evi. Eve girişte kapı tokmağını gördüğümde çok etkileniyorum onu tutan elleri düşününce. Bu duyguyu trabzanlarda da yaşarım aynı şekilde. Üst kata çıkıyorum. Çok mütevazi bir ev. Salondaki tek gösterişli şey piyanosu rahmetlinin. Halılar, perdeler, avizeler, masa örtüleri, mobilyalar... Her şey çok mütevazi. Detayları anlatmak istiyorum ama anlatacak fazla bir şey yok enteresan. Duvarlarda bolca fotoğraf var. Altlarındaki yazılar da sadece Rusça olduğundan kimlere ait olduklarını pek anlamıyorum. Salonda yerdeki halı bizim kilim modelleri deseninde. Çok tanıdık geliyor o ve diğer odalardaki halıların desenleri. Bir de enteresan olan bir horoz heykeli var salonda nereden geldiyse. Denizlinin girişindeki horoz heykelini hatırlıyorum.  Bu arada siyah smokin giymiş bir bey, yanındaki bir kaç kişiyle geliyor. Bu olmalı diyorum piyanist. Piyanist o kadar mutlu, heyecanlı ki bu sadece gözlerinden değil elini nereye koyacağını bilemeyişinden, yerinde duramayışından, yüzündeki tebessümle karışık ifadeden ve daha bir çok şeyden anlaşılıyor. Geçiyor piyanonun başına. Tüm hareketleri kutsal bir emanete gösterilecek saygının en üst mertebesinde. Örtüyü kaldırışı, piyanoya, tuşlarına dokunuşu... Derken piyanonun muhteşem sesi tüm salonu kaplıyor. Orada durup öylece dinliyorum. Tadına tarif olunmaz dakikalar yaşıyorum. Fotoğraf makinemle bu anları sonsuzlaştıramadığım için üzülüyorum. Müzik bitiyor ve diğer odalara geçiyorum. Çaykovski'nin yatak odası da mütevaziliğin yarışında önde gider sanırım. Yatağı belki de müzedeki en ilginç parçalardan biri. O kadar küçük ki bizim tek kişilik yataklardan  bile küçük. Aslında divan gibi daha çok. Lambası, halısı, sandalyesi, yatak örtüsü her şey sanki Çaykovski ölmeden önce kıymeti bilinememiş, fazla para kazanamamış, zenginlik içinde yaşayamamış hissi veriyor. Ama böyle olmadığını bunun mütevazi ve sakin bir hayatı seven Çaykovski'nin kendi seçimi olduğunu öğreniyorum.
Girişte bana yardımcı olan bayanla karşılaşıyorum. O andan itibaren yanımdan hiç ayrılmıyor, bana o gün müzenin onur konuğuymuşum gibi rehberlik edip detaylarını okudukça öğreneceğiniz ilgisini üzerimden eksik etmiyor. Tekrar piyanonun sesi tüm evi kaplıyor.  Beraber kalabalıklaşan salona geri geliyoruz. Az önce dinlediğim meğer küçük bir provaymış. Asıl şimdi başlıyor dinleti.  Müze görevlisi arkadaşım bazı kişileri bana tanıtıyor. Bunların arasında Çaykovski'nin akrabaları ve müzik otoriteleri var. O anın büyüleyiciliği, müzikle beraber karın da başlaması ile çıkabileceği en üst noktaya ulaşıyor. Ne güzel bir an! Pencerede ağaçlar içindeki bahçeye yavaş yavaş, lapa lapa yağan karın görüntüsü, odada Çaykovskinin o ruhu okşayan müziği! Tarifi imkansız,  hayatımın en güzel anlarından birine dönüşüyor yaşadığım anlar. Bir fotoğrafçı bu anları ölümsüzleştiriyor. Benim de içim gidiyor onların bir tanesine bile sahip olamadığım için. Arkadaşımın biri ile konuşmasını fırsat bilip fotoğrafçının yanında alıyorum soluğu. Amacım fotoğrafların nerede yayınlanacağını öğrenip oradan ulaşabilmek. Ama ne yazık ki bey İngilizce bilmediğinden amacıma ulaşamadan geri dönüyorum. Arkadaşıma anlatınca yanındaki diğer müze görevlisi genç bayan fotoğrafımı telefonu ile çekip bana mail atabileceğini söylüyor ama arkadaşım yapacağını yapıyor ve olaya noktayı koyuyor. Fotoğrafçı ile konuşuyor. Fotoğrafçı meğer müze tarafından tutulmuş olayları resmetmesi için. Geliyor ve bir kaç açıdan, arada kafasına göre resmimi(zi) çekiyor. Müzede paralı olan fotoğraf çekimi ise bu vesile ile şirketten halledilmiş oluyor. Kabus gibi başlayan yolculuğum rüya gibi devam ediyor. Her yeri müze görevlisi arkadaşım ile en baştan bir kez daha geziyorum. Bu sefer çocuk yaşta annesini kaybettiğini, bunun onu derinden etkilediğini, ailesinin müzisyen olmasına para kazanamaması endişesiyle karşı çıktığını ve hukuk okuması için on yaşında onu Petersburg'a gönderdiğini öğreniyorum. Avukat olan Çaykovski sonunda içindeki müzik yapma isteğini bastıramamış ve Petersburg'da konservatuvara kaydolmuş. Mezun olduktan sonra Moskova'ya gelip Moskova Devlet Konservatuvarı'nda hocalık yapmış. Bu arada eşcinsel olduğu söylentilerine karşı bir öğrencisiyle evlenmiş ama mutlu olamamış ve 9 hafta sonra ayrılmış. Daha sonra müziklerine hayran olan zengin bir kadınla  14 yıl boyunca onu hiç görmeden mektuplaşmış. Kadın ona maddi ve manevi destekte bulunmuş bu süre içinde. Çaykovski de hocalıktan ayrılıp kendini bestelerine verebilmiş.Kadın desteğini çektiğinde zaten durumu düzeltmiş.
Çaykovski, genel olarak depresifmiş ve yalnız bir hayat sürüyormuş. 50 yaşında konser vermek için gittiği Petersburg'da koleradan (pek çok yerde eşcinselliği ile ilgili yaşadığı bunalımlardan ötürü, septomları o dönem çok yaygın bir hastalık olan  koleraya benzerlik gösterdiği için kendini arsenikle zehirlediği söyleniyor.) ölmüş. Arkadaşım bir fotoğraf gösterip yanındakilerin kardeşleri olduğunu söylüyor ama resimlere bakan bir başka bayan (sonradan Çaykovski'nin akrabası olduğunu öğreniyorum) düzeltiyor onu arkadaşları olduğu bilgisiyle. Bu bronz horoz heykelinin nereden geldiğini de öğreniyorum. Mikhailovsky Tiyatrosu'nun başrol oyuncusu L.Guitrie tarafından hediye edilmiş ünlü besteciye. Bu eşsiz müzik dinletisinin bitmesiyle binadan çıkıp konser salonunun olduğu binaya geliyoruz. Üst katta Çaykovski'nin bale ve opera eserlerinin gösterilerinde giyilen kıyafetler sergileniyor. Bir saat sonra piyaniste bir çellist, bir kemancı katılıyor ve bir başka müzik ziyafeti yaşanıyor. Bu arada arkadaşım akşam ki konser hakkında bilgi veriyor. Bu konser meğer rahipler tarafından verilecekmiş. Ruslara özgü özel bir Rus ortodoks korosuymuş. Hadi yaa. Biraz geç oldu bunu öğrenmem. Aslında böyle bir şey hiç aklıma gelmemişti. Çaykovski'nin eserlerini çalarlar sanmıştım. Nereden bileyim arkasında dua edecekleri bir konser olduğunu. Sanırım biz öyle şeylere konser demiyoruz ya ondan yanıldım ben. Neyse diyorum bu da değişik bir tecrübe olur benim içim. Konser başlamadan önce bugünkü anıları ve bilgileri  canlı tutmak için "P.I. Tchaikovsky House-Museum in Klin" adlı bir kitap alıyorum. Arkadaşım da bana grubun bir cd'sini hediye ediyor. Derken konser başlıyor. Çok sesli Danilov Manastırı Erkek Korosu (мужской хор московского данилова монастыря). Çok sesli koroya olan ilgim (üniversitede çok sesli korodaydım) nedeniyle müzikal olarak hoşuma gidiyor ama itiraf etmeliyim iki saat boyunca da değil. İkinci bölümde saat de iyice geçmiş olduğundan her eser sonrası saatime bakıp selam vermelerini beklediğimi söylemeliyim. Kopan alkış kıyametten sonra çiçek de verilince oh bitti deyip sevinerek tam doğrulacak gibi oluyorken bir de ne göreyim başka bir parça ile dua devam ediyor. O parçayı çok beğendikleri için arada veriyorlar galiba o çiçekleri . Üç kez tekrarlanıyor bu çiçek verme seremonisi ve yüreğim üçünde de hop ediyor.
Ha bitti ha bitecek derken konser nihayet  bitiyor. Şimdi en çok alkışlayan benim galiba. Ama bu biraz da oh bitti eve gidiyorum diye açıklanabilir. Eve gidip evimi dünya gözü ile görme hayalleri ile salondan çıkıyorum ve konser öncesinde de ortasında da tembih ettiği gibi arkadaşımı bekliyorum. Ofisine gidip toparlanması biraz uzun sürüyor ve bu arada trenin kaçta kalkacağını düşünmem ve telefonumun şarjının bitti bitecek olması beni biraz strese sokuyor. Arkadaşım nihayet geliyor ve müzede çalışan başka bir bayanla birlikte otobüs durağına yürüyoruz.  Hava yine muhteşem. Çok soğuk değil. Yavaş yavaş kar yağıyor ve sokak lambaları eski Rus binalarını aydınlatıp o strese rağmen kendimi bir film setinde hissetmeme yol açıyor. Gara geldiğimizde trenin kalkmasına kırk beş dakika olduğunu görüp garın hemen yanındaki bir kafeye oturuyor, bir yandan ısmarladığı kahveleri içerken bir yandan da sohbet ediyoruz. Nihayet tren saati geliyor. Arkadaşım beni eliyle trene bindirip kalabalık vagona ilerlemem konusunda uyarıyor ve trenin hareketlenmesi ile gözden kayboluncaya dek el sallıyor. İki saat sonra tam dediği saatte, yani trenin Moskova'ya vardığı saat olan 23:30 da, güvenli bir şekilde Moskova'ya varıp varmadığımı eşimle buluşup buluşamadığımı kontrol ediyor. Sevgili arkadaşım, bugün bana Allah tarafından bir iyilik meleği gönderilmiş gibi hissettirdiğin, tanıştığımız andan itibaren beni yalnız bırakmadığın, Klin yolculuğumu çok özel kıldığın ve beni bugün müzenin onur konuğu gibi hissettirdiğin için sana sonsuz teşekkür ediyorum. Allah senin yanında olsun.

2 yorum:

Nesibe dedi ki...

Süpersin... Nasil bir macera olmuş böyle.. Valla cesaretine ve rahatlığına hayranım.. Düşünüyorum da ben bu kadarını yapamazdım... sevgiler,

fatih dedi ki...

Gercekten iyi cesaret var sende tek basina baska sehire gitmek herkesin harci diil.Sana her konuda guveniyorum ve seninle gurur duyuyorum.Yaziya gelince harika olmus sanki gitmis gibi hissediyor insan ellerine saglik canim