Düzce'de Saklı Bir Cennet: Samandere Şelalesi



Bir yere geziye, tatile giderken sabahın ilk saatlerinde yola çıkmak hep çok çekici olmuştur benim için. O sabah yataktan kalkmanın tadı bile başka sabahlara benzemez. Başkaları için değil, kendin için erken kalkıyorsundur bu sefer! O saatlerde hava bir başka kokar, yüzünü bir başka okşar. Her sabah gördüğü sokağı bile farklı gelir insana. Herkes uyurken yatağında, kendin için bir şeyler yapıyor olmanın verdiği iç huzuruyla bagaja eşyaları yerleştirmenin, yol arkadaşlarındaki tatlı heyecanı farketmenin, yolculuğunu renklendirecek müziği açıp neşeyle yola çıkmanın keyfine, tadına diyecek yoktur benim nazarımda. İşte tam da bu yüzden sabah 06:30 da (biraz rotarlı) çıkıyoruz evden. İstanbul'dan çıktıktan sonra bir yer bulup kahvaltı ediyoruz. Varış noktamız aslında Düzce-Samandere Köyü ama biz önce küçük bir Abant turu yapmayı (grup olmasaydık benim tercihim Gölcük olurdu doğrusu) planlıyoruz. Oraya kadar gitmişken bir göl havası almak hiç fena fikir değil. Dümeni ilk olarak Abant'a kırıyoruz.







Mis gibi havayı içimize derin derin içimize çekerek gölün etrafını dolaşıyoruz. İstanbul'a yakın böyle doğal zenginliklerimizin olması büyük nimet ama bu ve bunun gibi daha nice doğal zenginliğimiz, gözünü para hırsı bürümüş insanlara kurban ediliyor zaman zaman. Abant'ın imara açılacağınının konuşulduğu bu günlerde korkum buranın da doğallığının bozulması.





Abant'tan çıkıp Samandere'ye doğru yol alıyoruz ve ben işte bu yollara bayılıyorum. Bahar tam olarak geldiğinden her taraf mis gibi, yemyeşil ve taptaze. Yol boyunca o kadar çok resmi çekilmesi gereken, paylaşmak istediğim şey var ki! Eğer bunu yaparsam ya bir süre sonra arabadan aşağı atılırım ya da akşama ancak oluruz Samandere'de. Açık araba camından seyir halindeyken çekebildiğim kadar çekiyorum.


Fotoğraflarda derinlik tam olarak hissedilmiyor olabilir ama çıplak gözle yol müthis heyecanlı ve etkileyici. Uçurum kenarından tırmanmalar, virajlarla birleşince şöför koltuğunda oturmadığıma şükrediyorum. Çünkü böylelikle ağzım açık mest olmuş manzaranın tadını çıkarabiliyorum.



Köyde doğduğumdan mıdır nedir bilmem köylerden geçmeyi çok seviyorum. Yanık odun kokusunu, bacası tüten köy evlerini, hatta perdelerini, hayvanlarını, köy çocuklarını görmeyi; onlara el sallamayı, onlara varsa yanımda şekerleme, bisküvi vererek gözlerindeki sevinci yakalamayı; amcalarla, teyzelerle selamlaşmayı, köy kokusunu içime çekmeyi, annemin anlattığı, bizim köyde geçen olaylara benzer hikayeleri o köye uydurup kafamda canlandırmayı ve üç yaşında köyde olduğum dönemden küçük Ayşe'yi kes+yapıştır yapıp , kendimi o çocukların arasında görmeye ve gözlemlemeye çalışmayı...



Zumlayarak resmini çektiğim bu orman köyü "Orda bir köy var uzakta" şarkısını hatırlatıyor bana.


Burada da ormanın ortasındaki çıplaklık keşke olmasaydı ama bakın ya kalp formunda. Çok hoş.




Sabah 06:30'da çıktığımız yolculuğumuz; verdiğimiz kahvaltı, öğle yemeği molaları ve küçük Abant turu nedeniyle biraz gecikmeli de olsa bitiyor ve 15:30 gibi  konaklayacağımız hayli mütevazi pansiyona varıyoruz. Pansiyonun girişinde, orman şehitlerine adanmış bir anıt karşılıyor bizi.



Yöre halkından evli bir çiftin işlettiği pansiyon, altı odadan oluşuyor. Odalar küçük ve sadece yatak ve banyo var. Yerdeki halıfleks krem rengi olduğundan temizliği açıkça görülebiliyor. Koridora bile ayakkabı ile girmeye izin vermediklerinden halılar temiz kalabiliyor. Çarşaflar da beyaz ve temiz. Banyoda ısıtıcılı banyo var bana göre değil. Siz de iki gün banyo yapmazsan bir şey olmaz, zaten odada da durmayacağım diyorsanız burası size göre de olabilir.  Kahvaltı pek parlak değil ama kendi yiyeceklerinizi de götürürseniz sorun etmiyolar hatta pişiriyolar bile. Pansiyona ulaşım bilgilerini yazının en altında bulabilirsiniz.


Derenin debisi yüksek ve sanki sürekli yağmur yağıyormuş gibi gürüldüyor. Suyun sesi, kuş sesleri, yeşil ağaçlar size doğanın tam ortasında olduğunuzu hissettiriyor. Bir ağaçların arasında saklı kalmış gökyüzünü, hamakta yatarak bu sesler ve orman kokusu eşliğinde  seyretmenin tadına doyulmuyor, bir de bu ortamda hamakta kitap okumanın tadına...


Yol yorgunluğunun üstüne bu kamelyada içtiğimiz çay ve eşliğinde yenen mis gibi kekler çok iyi gidiyor. Akşama ise mangal sefası...


Akşam yemeğinde daha önce adını bile duymadığım daha çok Trabzon'a has olduğunu söyledikleri bir yemek yapmışlar. Yöresel yemeklere meraklı olan benim için çok iyi bir deneyim oluyor bu yemek. Adını  defalarca sorduğum ve sonunda aklımda tutabildiğim "Galdirik yemeği". Allahtan bahçelerinde varmış da gösterdiler bitkisini. Tadını ben çok beğendim hafif ekşimsi bir tadı var semizotu gibi. Yemeği de turşusu da yapılırmış. Bize yemeği kısmet oldu iyi de oldu valla. Memleketim dedim işte Moskova'da sebzeye hasret olan ben. Nelerden ne yemekler yapıyoruz, helal olsun bize!!!


  Yeme resimleri de peş peşe gelince sırf yemek yemeye gitmişiz gibi göründü ama inanın öyle olmadı. Resimleri ertesi gün kahvaltıdan sonra çekmeye başladım şelale gezisiyle birlikte.


İşte size gizli kalmış bir cennet ya da cehennem. Kaldığımız yerden on dakikalık yürüme mesafesinde olan Samandere Şelalesi doğal oluşum özellikleri ile tabiat anıtı olarak tescil edilmiş. Etrafı çevirilerek girişe bir güvenlik kabini yapılmış.  Gerçi biz ne girişte ne içeride bir görevliye rastlayamadık o ayrı mesele.  Alan,  girişte cennet gibi geliyor insana. Ama şelaleye, cadı kazanına varınca, cennet mi cehennem mi karar veremiyorsunuz. En azından ben veremedim!  


Bu merdivenlerden inmek başlı başına cesaret istiyor. Acaba bakımları ne kadar yapılıyor, bu merdivenler buraya uygun mu, Allah'a emanet diye diye iniyorum merdivenlerden. Dik merdivenler bir yandan, gürül gürül şiddetle akan ve döküldüğü yerde köpük köpük olan su bir yandan, etrafını çevreleyen ürpertici kayalar öbür yandan istediğimden fazla adrenalin salgılıyorum.









 Suyun döküldüğü yerde suyun gücünden sanırım doğal bir mağara oluşmuş.



Benim ilgilendiğim, merakımı cezbeden  bir diğer şey de kayada oluşmuş şu doğal pencere. Arkasında ne olduğunu görme merakı beni epey yoruyor. 


Üstüne damlayan şelale suları beni epey ıslatıyor.



 23 Nisan olmasına rağmen  burada bir ailenin dışında kimsenin olmaması çok ilginç. Aslında belki olmaması daha iyidir kim bilir. Çünkü o merdivenler, çok sayıda ziyaretçiyi kaldırırmıydı bilmem. Ayrıca burası ne kadar sakin olursa olsun, şelale başındaki seyirlik korkuluklarda ya da merdiven başında bir görevlinin ve ilk yardım ekipmanlarının  hem korumak hem de kurtarmak adına olması, zorunlu kanaatimce. Bütün bu düşüncelerle şelaleden çıkınca biraz rahatlıyor ve alanda biraz daha dolaşıyoruz.


 



Büyük bir kayanın üzerine yerleştirilmiş bu oturmalık, şelaleden sonra dinlenmek için tam ihtiyacım olan şey. Eşimle güneşin altında baş başa verip tadını çıkarıyoruz






Bu kadar rahat beni rahatsız etmiş olacak ki biraz da çivi gibi sularda şu kan dolaşımımı biraz hareketlendireyim deyip giriyorum buz gibi dere suyuna. İlk anda dayanamak çok zor ama on,on beş saniye kadar dayanabilirseniz sonra bir parça alışıyor ve çelişkili bir şekilde istiyorsunuz suyun içinde kalmayı. Şaşırtıcı ama yeğenlerim de bayıldılar buz gibi suya girmeye. Hele en küçük olan daha fazla kalmak isteyip izin alamayınca mahsunlaşıp gidip bir köşede oturuyor.


Coşku ve heyecanla tamamladığımız şelale gezimizden sonra kendimi rahatlamak için papatyalarla dolu toprağın üzerine bırakıyor, gevşiyor, güneşin altında ısınıyorum.


Çocuklar burayı çok sevdiler. Nasıl sevmesinler ki! Taş yığınları arasında büyüyen toprağa hasret bu çocuklar, burada kendilerini buldular ve doğayla içi içe olmanın keyfini hepimizden çok çıkardılar.


Biz de çocuklara özenip o gün bir önceki günkü hamak kazamızı unutup ( iki kişi hamağa yatınca eski olan ipi kopmuştu) salıncağa biniyoruz ve orada da salıncağın tahtasının eskimiş ve çürümüş olduğunu Allahtan bu sefer acısız bir şekilde öğreniyoruz.





Mutlu anılarla ve dinlenmiş olarak tamamladığımız bu gezide üzücü olan tek şey topraklarımızın nasıl kayıp gittiğini açık açık görmek oluyor. Kaldığımız pansiyonun sahibine orayı güzelleştirmek için neden daha fazla çaba harcamıyor diye hiç serzenişte bulunamıyorum. Çünkü yapacaklarının hiç garantisi yok. Hem sel riski var, hem de toprak kayması. Biz oradayken çoğu zaman yaptığı şey yamaçtan gelen toprakları sürekli olarak temizlemek. Umarım o bölge için yapılabilecek bir şeyler vardır ve yetkililer de bunun bilincinde ne gerekiyorsa yapacaklardır.


Ulaşım: Düzce Belediyesi binasının bitişiğindeki itfaiyenin sağından ilerlenip mezarlık geçilince yola devam. Buradan 26 km. sonra şelalenin önündesiniz. Bolu üzerinden de gidilebilir.
Konaklama: Zekai'nin Yeri http://www.selaledeyiz.com/index.htm
Trekking için ilgilenenler için  http://www.duzcetanitim.com/dtindex.asp?action=single&id=152 linki işe yarayabilir.

2 yorum:

Nesibe dedi ki...

Resimler süper... yazıyı heyecanla bekliyorum..

Ahmet Alper dedi ki...

Uzun zamandır gitmediğiniz yeri bir blog da rastlamak çok hoş bir şey.
Yazınız ve resimler birbirini bütünlemiş.Teşekkürler.