
Eskişehir'de rastladığım müzeler bana Moskova'da yaşadığım günleri anımsattı. Orada keçeden sekse, sudan ışığa kadar Allah ne verdiyse her şeyin müzesi vardı ve bunlar herhangi bir semtte ansızın karşına çıkabiliyordu. Orada yaşarken fark etmiştim müzecilik konusunda ne kadar geride olduğumuzu. Belli ki Eskişehir'de müzeciliğin önemi fark edilmiş ve bir misyon olarak görülüp kentin pek çok yerinde karşılaştığım müzeler açılmış.
Eskişehir gezime sabah 6'da bindiğim hızlı trenden inip bir kahve içtikten sonra Eti Arkeoloji Müzesi ile başlıyorum.
Müze geçmişte bina olarak yetersizmiş ve yeni bir binaya ihtiyaç duyuluyormuş, projesinin hazır olmasına rağmen ödenek sağlanamadığı için hayata geçirilememiş. Sonrasında ETİ firması bu yenilenme projesine sponsor olmuş ve projesinden teşhirine kadar Türkiye’de özel sektör tarafından hayata geçirilen ilk müze olarak tarihe geçmiş. 2011 yılında hizmete açılan müze 1300 m2 alan üzerine kurulu olup kullanım alanı üç blok hâlinde 4000 m2 imiş. Burayı Müzekart ile ziyaret edebiliyorsunuz. Müzeyi gezmek bir saat kadar sürüyor.

Eskişehir'i özel yapan şey pekçok diğer Anadolu kenti gibi burada yaşamın Paleolitik Çağ olarak tanımlanan Eski Taş Çağına kadar yaşamın olması. Eski Taş Çağının günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl önce başladığını ve 12.000 yıl öncesinde son bulduğu düşünürsek buradaki tarih ve kültür birikiminin ne denli yoğun olacağını anlamak zor değil. İnsanlar avcılık toplayıcı dönemde burada mağaralarda yaşıyorlarmış. Tarımın başlaması ve ilerlemesini madenlerin işlenmesi, yeni zanaatlerin iş kollarının gelişmesi takip etmiş.
M.Ö. 14 yüzyılda Hititler bu bölgede büyük bir devlet kurmuşlar. 12. yüzyılda da Frigler gelip 600 yıl hakimiyet kuracakları bu topraklara yerleşmişler. Sonrasında Lidyalılar, Persler, Makedonya İmparatopluğu geçmiş bu topraklardan. 1071'de Malazgirt zaferi ile Anadolunun kapılarının Türklere açılmasıyla Bizans İmparatorluğu bu topraklardan geri çekilmiş ve 1074 yılında Eskişehir Selçukluların eline geçmiş. Sonrasında ortalama 200 yıldan sonra da bu topraklar Osmangazi'ye verilmiş ve burada Osmanlı Beyliği kurulmuş. Son olarak 1. Murat burayı Osmanlı topraklarına katmış. Bu kadar kültür, medeniyet buradan geçip giderken çok zengin ve büyük bir kültür mirası bırakmış. İşte Anadoluyu kozmopolit yapan üzerinden onca medeniyetin gelip geçmesi ve herbirinden bir şeylerin bu topraklarda kalmasıdır. Müze buradan gelip geçen medeniyetlerin bıraktığı bazı izleri ziyaretçileri ile paylaşıyor. Hadi gelin ilgimi çeken birkaçına birlikte bakalım.
Eserlerin bazılarını araştırdım. Aşağıdaki heykel sanırım sivil bir vatandaş olan Memnon adındaki kişinin erken yaşta kaybettiği ve çok sevdiği Zoe isimli kardeşi için yaptırdığı mezar taşıymış. Zoe'nin başında bir taç, boynunda değerli taşlardan bir kolye ve kulaklarında salkım küpeler varmış. Bu, onun seçkin bir aileye mensup olduğunu veya abisi tarafından ona duyulan yüksek saygıyı simgeliyormuş

Zeus Branton'a adak taşı antik dönemin inanç dünyasına ve toplumsal yapısına dair bilgiler edinmemizi sağlıyor. Kurban edilmeyi biliyordum ama adak adamanın o dönemde de olduğunu öğrenmek şaşırttı. Önde belirgin olan o kupa hem ölen kişiye sunulan bir saygı sembolü hem de bazı durumlarda tanrıya sunulan kurban veya şükranın bir işareti oluyormuş.
Eserin sadece bir mezar taşı olmadığını, aynı zamanda o dönem halkının en büyük koruyucu kabul ettiği Zeus Branton'a (Gök Gürleten Zeus'a) sunulan bir dini bağlılık belgesi niteliğindeymiş. Yani bu taş hem bir veda hem de bir dua anlamı taşıyormuş.

Arkeolojide dikili duran, üzerinde yazı veya kabartma bulunan taş levhalara stel deniyormuş. Bu stel de Tanrı Hosios ve Dikaios'a adak için yapılmış. Üzerinde "Hayırlı uğurlu olsun" yazıyormuş. Menandros'un oğlu Pagdinenalı Papianos bir erdemi gerçekleştirdiği için şükranlarından dolayı bütün akrabalarıyla beraber Hosios ve Dikaios'a bu adağı sunmuş. Taşın en üst kısmında, bir oyuk içinde bir kap kabartması var. Bu kap, tanrıya sunulan şükran içkisini veya kurban törenlerini simgeliyormuş.

Selçuklu döneminde yapılan M.S. 12-13 yüzyıldan kalan taş işçiliğiyle bezenmiş zarif sanduka mezarlar. Farklı dönemlerden eserler bize gösteriyor ki inançlar değişse de taşlara kazınan kendini ifade etme ve kalıcı bir iz bırakma isteği hiç değişmiyor. Sandukaların üzerinde Ayet-el Kürsi'den " Onu ne uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur." bir bölüm yer almaktaymış.

Veli Beyzade Ahmed Bey'e ait bir Osmanlı mezar taşıymış. Üst kısımda Hüve'l baki yani "Baki olan Allah'tır" yazıyormuş. Önündeki açıklamada şu satırlar yazıyor. "Allah'ım mahşet gününde bana çeşit çeşit mükafatlar ver ve dertlerle helak etme. O zamanda şehitler gibi muamele et. Sana canımı kurban edip toprağı mesken eyledim. Rahmet suyunla gel ve isyanımı affet. Veli Beyzade Alpu A'yanı Merhum Ahmed Bey ruhuna Fatiha"

Bu tip mezar taşlarında önce yaşayanlara dünyanın geçiciliğini, sonsuzluğun ise sadece yaratıcıya mahsus olduğunu hatırlatmak amacıyla "Hüve'l-Baki" (Baki/Sonsuz olan sadece O'dur) ibaresi yer alıyormuş. Sonra mezar taşının kime ait olduğu yazılırmış. Osmanlı'daki bu mezar taşlarındaki yazılarda en çok okunaklı ve heybetli bir yazı stili olan "Sülüs" hattı tercih ediliyormuş. En altta da tarih yazıyormuş. Bir de Osmanlı mezar taşlarındaki kavuklar kişinin mesleğini, rütbesini ve bağlı olduğu sınıfı belirleyen bir unsurmuş. Bir gün bunu araştırmalı. Mezar taşlarının üstünde ortada Kuran'dan ayetler de yazabiliyormuş.

M.S. 4. yüzyıla ait olan Roma döneminden bir lahit.

Bir karı kocanın mezar taşı... Demetrios'un kızı Apphia, Menandros ile beraber babasına ve annesine bu mezar taşını dikmiş.

Geç Demir Çağı, Anthemion Steli, M.Ö. 5. yüzyıl



Müzenin en önemli parçalarından biriymiş. Erken Tunç Çağına ait olduğu söylenen bronz Güneş Kursu. Arkeolojik terminolojide "kurs", yassı ve yuvarlak nesneleri tanımlamak için kullanılıyormuş. Güneş Kursları genellikle dairesel bir forma sahip oldukları için bu isimle anılıyorlarmış. Bu dairesel yapı, evreni ya da güneşi temsil eden bir "disk" formundaymış. Bu Güneş Kursu Çorum'daki Alacahöyük kazılarında bulunmuş. Hitit uygarlığının sembolüne benzeyen bu kurs Hattilere aitmiş. Bunlar dini törenlerde din adamları tarafından bir sopanın ucuna takılarak kullanılıyormuş. Hatti kralları öldükleri zaman güneş kursu ve bunun gibi sembollerle gömülüyorlarmış.Hitit uygarlığı sembolüne bezeyen güneş kursu aslında Hititler tarafından ele geçirilen Hatti uygarlığına aitmiş.

Bu heykeldeki kumaş kıvrımları etkiledi. Memur Heykeliymiş. M.S. 2-3 yy

Bu M.S. 2. yüzyılda pişmiş topraktan yapılan Roma döneminden kalan küp, herhangi bir süsleme yapılmadan öyle de kullanılabilirdi ama görüyoruz ki insanın bulunduğu yeri güzelleştirmesi, estetik anlayışı, değer katma çabası oldum olası varmış.


Üst katta devam ediyorum müzeyi gezmeye.

Buğdayın değirmenlerden önce taş üzerinde, taş ile una dönüşme hikayesi...

M.Ö. 1 ve M.S. 1 arasında, antik dönemden kalan ölülerin yakılarak defnedildiği kremasyon (yakma) mezar.

Antik Yunan ve Roma dünyasında çok yaygın olan tiyatro masklarıymış. Pişmiş topraktan yapılan bu masklar, o dönemde hem sanatın hem de günlük inancın ayrılmaz bir parçasıymış. Antik tiyatroda oyuncular, canlandırdıkları karakterin duygusunu seyirciye en arkadan bile belli etmek için bu tip belirgin hatlı masklar takarlarmış. Soldaki maske daha çok bir trajedi karakterini temsil ediyormuş, alın bölgesindeki derin çizgiler ve aşağı sarkan ağız yapısı, derin bir acı veya dramı yansıtıyormuş. Sağdaki maske ise başındaki boynuz benzeri çıkıntılar veya saç formuyla bir yarı keçi, yarı insan doğa ruhu veya bir mitolojik figür olabilirmiş. Bu tip maskeler genellikle doğaçlama ve eğlencenin hakim olduğu oyunlarda kullanılırmış. Ayrıca bu tip küçük boyutlu maskeler bazen mezar hediyesi olarak da kullanılırmış. Ölen kişiyi kötü ruhlardan koruduğuna veya öteki dünyadaki "yaşam sahnesini" simgelediğine inanılırmış.

Üst salonda yer alan bu diğer bir buluntu, antik dünyadaki ilginç ritüellerden birini temsil eden bir "Domuz Gömüsü". Tabeladaki bilgiye göre bu buluntu M.Ö. 4. yüzyıla tarihleniyor. Domuz isteleti çömlek içerisinde bulunmuş. Antik toplumlarda hayvanlar, tanrıları yatıştırmak, bir dilekte bulunmak veya bir teşekkür sunmak amacıyla kurban edilirmiş. Domuzlar, özellikle bereket ve tarım tanrıçası Demeter ile yeraltı dünyasının tanrıları için en yaygın kurban edilen hayvanlardanmış. Genellikle bebekler veya küçük hayvanlar için kullanılan bu yöntem, ölünün veya kurbanın korunmuş, sınırları belirlenmiş bir alanda (çömlekte) muhafaza edilmesini sağlıyormuş. Burada bir domuzun tüm iskeletiyle bir çömleğe konulması, onun sadece bir yemek artığı değil, sembolik bir amaçla oraya yerleştirildiğini kanıtlıyormuş. Bazı antik ritüellerde (örneğin Atina'daki Thesmophoria festivalinde), genç domuzlar kutsal yarıklara atılır veya gömülürmüş. Daha sonra bu kalıntıların bereketi artırmak için tarlalara serpiliyormuş. Bu iskelet, benzer bir "arınma" veya "toprağı kutsama" töreninin parçası olabilirmiş.

Küp Mezar, Orta Tunç Çağı, M.Ö. 1800

Demircihöyük yerleşmesinin güneybatısında yer alan Tunç Çağına ait mezarlık Türk- Alman ekiplerinin işbirliği ile kazılmış ve 602 mezar ortaya çıkarılmış. Bunların bazısı Erken Tunç, bazısı orta tun. çağı bazısı ise M.Ö. 4 yy a aitmiş.

Buradaki büyük kalabalık dikkatimi çekiyor . Balmumu Heykel sergisi kuyruğu olduğunu öğreniyorum. Bu kadar ilgi görmesi şaşırtıyor. Bayram nedeniyle ücretsiz mi diye bile düşünüyorum.


Odunpazarı Modern Müze 2019 yılında mimar ve koleksiyoner Erol Tabanca tarafından kurulmuş. Müzenin açılış amacı bir Anadolu şehrini modern sanatla buluşturmak ve bu vesile ile insanları bir araya getirmekmiş. Hem usta hem de yeni yükselen sanatçıların eserlerine yer verilmiş hem Türkiye'den hem de yurt dışından. Müzenin tasarımını dünyaca ünlü olan bir Japon Mimar Kengo Kuma ve ortakları tarafından yapılmış. Mimarlar bölgenin adının nereden geldiğini öğrenince Odunpazarının tarihi dokusuna uygun olarak ahşabın ön planda olduğu bir tasarım yapmışlar. Müzerin yapımında Rusya'da sürdürülebilir endüstriyer çam ormanlarındaki ömrünü doldurmuş ağaçlar kullanılmış.

Müzeyi keşfetmeye en üst kattan başlıyorum.


Yarım saat önünde durur, düşünür, bu resimdeki tuhaflığı bulmaya çalışabilirsiniz. Ters giden bir şey var duygusunu yaratmada çok başarılı olmuş ressam. Sanki bir tatik yeri gibi, herkes bir şey uğraşıyor ama sanki herkes farklı bir tablodan alınıp alakasız bir şekilde bir tabloya yapıştırılmış gibi. Herkes kendi duvarları içinde gibi... ve eğlencenin cümbüşün ortasında mutsuz gibi...

Bu eseri görmüştüm. 50-60 cm bir şey sanmıştım. Oysa devasa bir çalışmaymış. Yine iyi ki insan ölçeklemesi denk geldi fotoğrafı çekerken. Tamamen bmbudan yapılan bu eser nasıl büyük bir sabrın ve emeğin ürünü.
çağdaş Japon bambu sanatının dünyaca ünlü ismi Tanabe Chikuunsai'e ait devasa bir enstalasyondur.Sanatçı, bu formu oluşturmak için Japonya'nın Kochi bölgesinden gelen ve Torachiku (Kaplan bambusu) olarak adlandırılan özel bir siyah bambu türünü kullanıyormuş. Çivi ya da yapıştırıcı kullanılmadan, bambu şeritlerinin birbirine geçirilmesiyle, geleneksel "madake" örme tekniğiyle oluşturulmuş. İşin garip tarafı bu eserin geçici olması. Sergi sona erdiğinde enstalasyon sökülüp bambu şeritleri paketleniyormuş ve bir sonraki sergide yeni bir form oluşturmak üzere tekrar kullanılıyormuş. Bu yönüyle eser, Budizm'deki "geçicilik" kavramına da atıfta bulunuyormuş.
















Havluda şu ifade yer alıyormuş: "Mübarek Bad-ı Hayırlı Olsun" Günümüz Türkçesiyle karşılığı: "Hayırlı ve mübarek olsun." muş. Belki de bizim şimdilerde sıhhatler olsun dileğimize karşılık gelen bir ifadedir.



































Şimdi çok özel mir müzedeyim, Türasaş ve Devrim Arabaları Müzesi...

























Kaynaklar: https://muze.gov.tr/muze-detay?SectionId=ETI01&DistId=MRK
https://www.google.com/search?q=https://muze.gov.tr/muze-detay%3FSectionId%3DESK01%26ControlCode%3DG378412
https://www.google.com/search?q=https://dergipark.org.tr/tr/search%3Fq%3DDorylaion%2Byaz%25C4%25B1t
https://www.google.com/search?q=https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/eskisehir/gezilecek-yer/eskisehir-eti-arkeoloji-muzesi
Piri Uygulaması, Eskişehir: Sevginin Şehri
Eskişehir Küllüoba'da İlk Tunç Çağı III'den Orta Tunç'a Geçiş Evresine Ait İki Adak Çukuru" (TÜBA-AR Dergisi).
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder