Midilli'nin Kuzeyi Kazan Biz Kepçe






Otelimizden çıkıp kendimizi yine harika manzalarla dolu kıvrım kıvrım dağ yollarına vuruyoruz. Yolun sunduğu sürprizler tatilde insanın başına gelecek en güzel şey oluyor, tıpkı bu küçük çay bahçesi gibi. Muhteşem manzaraya hakim yükseklikte, yeşillerle çevrilmiş bu mutevazi çay bahçesinde bir içeçek molası verip harika fotoğraflar aldıktan sonra yola devam ediyoruz. 

İstikamet Mantamados Köyü, Taksiarhis Manastırı ve Skala...






Elimi Uzatsam Midilli / Molivos-Petra

Hangi resimle yazıyı paylaşsam diye bakarken gözüm bu soldaki fotoğrafa takıldı. Ona bakarken Midilli'yi görüyorum sanırım. Birçok şeyi anlatıyor. Bu bir bakkalın sahilden giriş kapısı, bir de sokak tarafından girişi var. Bu fotoğraf denizin yaşamın ne kadar içinde ve herkes tarafından erişilebilir olduğunu gösteriyor. Ayrıca adanın genelinde olan küçük ve mütevazi yaşamı, sadeliği gösteriyor. Tıpkı deniz gibi yeme içme ve hizmetlerin de ulaşılabilir olması gibi. Bir soft içecek sahildeki küçük bir kafede de popüler bir restoranda da 5 yıldızlı otelde de hemen hemen aynı fiyat. Burada edindiğim izlenim insanların gözünü para kazanma hırsının bürümemiş gibi olduğu yönünde.  Basit yaşıyorlar, çok turist var dükkanı açalım da katlayalım gibi bir izlenim yaratmadılar. Türkiye'de durum nereye geldiyse dikkatimi çeken bu oluyor. Görünüşte daha çok aile işletmeleri gibi, kendi işlerini yapıyorlar. Yani açsalar para direkt kendi ceplerine girecek. Ama paza kazanma hırsı sanırım çok olmadığından öğleden sonralarını, kendilerine, dilenmeye ayırıyorlar. Örneğin bu bir dondurmacıda dikkatimi çekti. Çok küçük bir işletmeydi, vitrinde dondurmalar. duruyor,  dükkan kapalı.  İşletmelerde  diğerlerinden öne çıkma çabası görmedim. Dükkanlar, restoranlar, mekanlar mütevazi  birbirine benziyor ve hemen hemen aynı çıtada. İsim yapmış bir restoran da sıradan bir restoran da aynı küçük kare ahşap masayı ve aynı model ahşap sandalyeleri ve üzerine bir lastikle sıkıştırılmış kullan at masa örtüsünü kullanıyorlar. Bu sade yaşamları gözlemlemek güzel.

Midilli'ye Kapı Vizesi Alma Süreci

Midilli'ye kapı vizesi alma süreci ve adaya gidiş-geliş hakkında deneyimlerimi paylaşmak isterim. Öncelikle karar vermeniz gereken şey adaya arabacınızla gidip gitmemek. Adada tesisler bizim Antalya otelleri gibi büyük oteller olmadıklarından tüm günü otelde geçirmek zor. Eğer iyi bir plaj olan yerde otel bulurum bana plaj yeter derseniz bir araca ihtiyacınız olmayabilir ama hazır gelmişken gezeyim de diyorsanız araç o zaman  zorunluluk. Adada toplu taşımanın yok denecek kadar az olması, adanın engebeli yapısı, ben engebeli diyeyim siz dağa çıkma inme anlayın, araba kiralamayı ya da kendi aracınızla gitmeyi zorunlu kılıyor. Mesefaler yakın gibi görünse de arazinin dağlık yapısı ve yolların yetersiz oluşu bir yerden bir yere gitmeyi zorlaştıyor, hız yapadığınızdan gidiş süresini  uzatıyor. Enfes manzaralar ve iniş çıkışların verdiği tatlı adrenalin o yolların cezbedici yanları. Onu da ekleyelim. Ben suv aracımla gittim. Yollar dar olduğu için araba sanki şeride ancak sığıyor gibi geliyordu. Bunu dağ yolları için söylüyorum. Allahtan yollar  ekseriya boştu, ondan karşı şeritten gelen arabalar  zorlamadı. Eğer araba kiralarsanız küçük ama güçlü bir araba kiralamanızı öneririm. Küçük olması çokça virajlar ve dar şeritler için , güçlü bir araba da o kadar tırmanma ve inişe dayanıklı olması ve yer tutuşu açısından gerekli.

Adı Yunanlıların Tadı Türklerin Midilli ve Mitilini


Midilli Merkez'deyiz. Müsterih olun, Midilli'yi kağıt üstünde kaybetmiş olabiliriz ama adanın tadını çıkarmak hâlâ bize kalmış. Pasaport kontrolüden geçmiş olmasak kulağımıza gelen Türkçe konuşmalarla neredeyse “Cunda’ya mı geldik, Büyükada’ya mı?” diyeceğiz. İşte buradan anlayın: metrekareye düşen Türk nüfusu ne kadar fazla! Adada anlık Türk nüfusu, Yunan nüfusunu geçmiş desem teşbihte hata olur ama yine de durum “Biz mi onlara geldik, onlar mı bize?” diye düşündürüp gülümsetiyor. Sözün özü, kendinizi burada gurbette hissetmeniz zor. 




Ayvalık’tan arabalı vapur ile mis gibi deniz havası ve klimalı oturma salonuyla fora deyip Midilli’nin merkezi Mitilini’ye varıyoruz. Burası feribotların varış noktası, adaya ilk ve son adımı attığımız yer yani. Geliş ve gidiş prosedürlerini ayrı bir yazı ile paylaşacağım.


Bizim Midilli'nin adı yerel dilde  "Levros" diye geçiyor. Merkezi ise Μυτιλήνη (Mytilíni) yani Mitilini.  Ada, sırasıyla Antik Yunan, Pers, Roma, Bizans, Ceneviz, Osmanlı ve modern Yunanistan gibi birçok medeniyetin egemenliğinde yönetilmiş. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'dan sonra eli değmişken buraları da fethetmiş ve ada,  1912’de Yunanistan toprağı olana kadar 450 yıl boyunca Osmanlı’nın bir eyaleti olmuş.  Fetihten sonra yerleştirilen yeniçeriler ve göç ettirilen Anadolu halkyla adada Müslüman nüfusu oluşturulmuş. 16. yy. boyunca ada nüfusunun yaklaşık %40 ı müslümanken, 20. yüzyıl başlarında bu oran %15'e düşmüş. 1912’den sonra mübadele döneminde Türklerinin %60 ı Anadolu’ya geçmiş. Yunan işgali sırasında Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem ( Bolayır) Bey ada valisiymiş ve Yunanlılar tarafından esir alınmış. Yunan ordusunun 1922 yılında Anadolu'da bozguna uğratılmasının sonrasında yaklaşık elli bin Anadolu Rum’u kaçarak Midilli’ye sığınmış. Ekim 1923'deyse mübadele anlaşması gereği 1400 kişilik bir Müslüman kafilesi Ayvalık’a gitmiş. Gelen müslüman halk çoğunlukla Ayvalık ve Edremit’te, terk edilen Rumlara ait evlere yerleştirilmişler.

Adada Müslümanlar sadece büyük şehirlerde değil, kırsal kesimde de ikamet etmişler. Çoğunlukla  Midilli ( Mitilini) , Molova ( Molivos) , ve Kalonya ( Kaloni) gibi yerlerde yaşasalar da, Sığrı( Sigri), Balçık ( Baltsika), Sarlıca ( Thermi), Filye, Çömlekköy ( Skalohori), Petre ( Petra), Mandemande ( Madamados), Pilimer ( Plomari) , Kumi, Keramya, Kapi, İskimye ( Skamia) gibi daha küçük yerleşimlerde de değişik oranlarda Türk nüfusü varmış. Adanın geçim kaynağı başta zeytincilik, sabunculuk, üzümcülük, palamut meşesi ticareti ve balıkçılıkmış. Ada halkının Edremit ve Dikili’de de tarlaları, zeytinlikleri varmış. Midilli’nin Anadolu kıyılarına uzaklığı 8-12 km. civarında olduğu düşünülürse bu anlaşılır bir durum.

Bosna-Hersek’e gittiğimde, Osmanlı’nın izlerinin hâlâ canlı olduğunu ve gözle görülür biçimde korunduğunu fark etmiştim. Midilli’ninse bu kadar yıl Osmanlı egemenliğinde kalmasına rağmen izlerin sınırlı olması beni şaşırttı. Bosna da fethedildiğinde halk, Midilli halkı gibi müslüman değilmiş. Bosna halkının mevcut inanışları müslümanlığa yatkın olduğundan  müslümanlığa geçişleri zor olmamış.   Bizans'a ailt olan Midilli Osmanlı tarafından alındığında halk güçlü Yunan Ortodoks Kilise'sine bağlıymış. Halk müslüman olmaya zorlanmadığından kendi dinlerinde yaşamaya devam etmişler. Netice olarak adada müslüman nüfus kalmadığından bu yapılar korunmamış ve sürdürülebilir olmamış. Adada gördüğümüz büyük bir cami olan Yeni Cami'de bu düşünceyi destekler nitelikte, harabe durumunda. Bosna Hersek'de müslüman nüfus yaşamaya devam ettiğinden bu yapılar bugüne kadar gelmiş. Biraz da dedikodu yaparsak belki de adanın bir dönem bize ait olduğunu hatırlamak istemedikleri için Osmanlı'nın izleri korumadılar. Tabi elbette bir varsayım. 

Biz fark edemesek de Midilli adasında, bir kısmı restore edilerek yeni işlev kazandırılmış, bir kısmı da restorasyon bekleyen Osmanlı dönemi yapısı varmış. Araştırıp görmek isteyenler için bunlar  arasında Valide Cami, Vigla Cami, Yeni Cami, Çınar Cami, Yalı Cami, Kule ( Kale) cami, Midilli Kalesi ve içindeki Medrese, Çarşı Hamamı, İdadiye Binası ( bugün Adliye Sarayı), Şakir Bey Çeşmesi, Cezayirli Hasan Paşa Çeşmesi, Kulaksızoğulları Konağı sayılabilirmiş. Ayrıca adada yaygın olan Bektaşi, Mevlevi ve Kadiri tarikatlarından kalma, Sarı Baba Tekkesi, Anemomilo (Yel Değirmeni) Tekkesi, Mevlevi Tekkesi, Kadiri Tekkesi, Ay Grigor ( Abdül bin Hasan) Tekkesi gibi ibadethanelerden günümüze kalan hemen yok gibiymiş.

Bu eserler turistik bir öğe olarak parlatılmış ya da tanıtılmış olmadıklarından gizlenmiş gibiler, belki de yoklar bilemiyorum. Turistik öğelerin yerleştirildiği haritalarda yer almıyorlar, tabelalarda da rastalamadım. Bazı yapıların depo veya başka amaçlarla kullandığını, kimisinin restorasyon eksikliği nedeniyle harabe hâlinde olmasından ya da Yunan mimarisiyle karışmış oldukları için ilk bakışta Osmanlı yapısı gibi görünmediklerine dair yazılar okudum. 

Örneğin bu bina Midilli İdadi'si, şimdilerde adliye olarak kullanılıyormuş. Adliyenin resmi sayfasından aldığım fotoğraf ve altındaki yazı şöyle:


"Midilli Köşkü'nde bulunan ve 19. yüzyıl sonlarında Osmanlı lisesi olarak kullanılan, günümüzde ise Midilli Adliyesi olarak kullanılan simgesel yapı. 

İlk indahiye (Batı tarzı lise) 1875 yılında İstanbul'da kuruldu. Müfredat, klasik İslam bilgisine dayanıyordu ve Latin, Fransız ve Avrupa coğrafyası gibi Batı kültürünün sınırlı bir şekilde öğretilmesiyle hem dini hem de Osmanlı idari kurumları tarafından ikincil bir eğitim sağlanması amaçlanıyor. Modern bir eğitimin gerçek ihtiyaçları ve Rum Ortodoks okullarıyla uyumlaştırılması, din öğretiminin ötesinde derslerin gözden geçirilmesini gerektirdi ve böylece müfredat kozmografya, Osmanlı coğrafyası, ekonomi, geometri, tarım bilimi vb. gibi konularla zenginleştirildi. Arapça ve Farsça'ya ek olarak artık Fransızca ve Yunanca da öğretiliyordu.

Midilli'deki Osmanlı okulları hakkında bilgi, Midilli'deki Fransız konsolos yardımcısı Ch. Roboly'nin 1854-1858 yılları arasındaki beş yıllık raporunda verilmektedir. Raporda şöyle denmektedir: "Müslümanların eğitimi son derece sınırlıdır ve bin kişiye sadece 40 okuryazar düşmektedir. Adada imamlar tarafından işletilen 20 okul bulunmaktadır. Bu okullara her iki cinsiyetten çocuklar küçük bir ücret karşılığında katılmakta ve Kuran'dan ayetler öğretilmektedir."

Yüksek öğrenim için az sayıda öğrencinin (5-6 kişi) eğitim gördüğü iki medrese bulunmaktadır.”… Sonuç olarak, konsolos yardımcısı “eğitim tamamen dinidir ve tarih, coğrafya ve aritmetik gibi temel bilimleri içermez” der. Ancak, 19. yüzyılın son yirmi yılında, hem Midilli'de hem de köylerde kız ve erkek çocukları için okulların açılmasıyla eğitimde köklü bir değişim başladı. 1881'de Midilli şehrinde üç Osmanlı okulu vardı, biri hükümet tarafından işletiliyordu ve erkekler için iki hazırlık okulu ve Osmanlı toplumu tarafından işletilen bir kız okulu vardı. 1888'de Midilli'de 13 erkek okulu ve 3 kız okulu vardı. 1891'de Osmanlı lisesi (indantié) faaliyete geçti ve aynı yıl yeni lisenin inşaatı başladı ve 19-8-1896'da muhteşem bir binada açılışı yapıldı. Midilli Valisi (Mutesafir) Mehmet Fahri Bey'in (1885-1890) bugünkü Adliye Sarayı'dır.

Bina hükümete 8.000 pounda mal oldu ve mimarı Dimitris Meimaris'ti. Bodrum katında fizik laboratuvarı ve bir restoran, zemin katta yedi oda, "hieron", müdür ve öğretmenlerin ofisi ve birinci katta yatılı öğrenciler için yatakhaneler vardı. Faaliyete geçtiğinde 70 öğrencisi, 6 öğretmeni vardı ve eğitim süresi beş yıldı. 1897'de 130 öğrencisi vardı, bunlardan 4'ü Rum, yatılı öğrenciler ise 28'di. Öğretmen kadrosu 11 kişiydi. 1907'de yatılı okulda 3 ilkokul sınıfı (7) ve 6 ortaokul sınıfı vardı ve müfredatta Türkçe, Arapça, Farsça, Fransızca ve Yunanca öğretiliyordu. 

Yüksek öğrenim Midilli medreseleri tarafından sağlanıyordu. Lisenin müdürleri olarak şunlar zikredilmektedir: Hamit Bey (1 yıl), Ziya Bey, Saip Bey, Ruzi Efendi, Mehmet Tefik Bey (6 yıl, aslen Midillili). Öğretmen kadrosunun maaşı yılda 800-1000 lira arasındaydı. Binanın mimarisi, Osmanlı Hükümeti'nin taşradaki kamu binalarında kullandığı "neoklasik oryantal üslup"tur. İnşasında, mevcut stadyumun bulunduğu yerde bulunan antik binadan parçalar kullanılmıştır. Kitabeler ve yazılı heykel kaideleri, Etiyopya Artemis'ine ait bir Roma tapınağının varlığı hipotezini doğurmuştur. Bina 2000 yılında restore edilmiştir."

Yazının orjinaline Midilli Adliyesi sayfasından buradan ulaşabilirsiniz.

Adliyenin bulunduğu caddenin adı olan Mikras Asias (Μικράς Ασίας) “Küçük Asya” anlamına geliyormuş ve bu isim caddeye Anadolu’dan göç edenlerin anısına verilmiş.

Şimdi tarihi bir yana koyup haydi gelin beraberce Mitilini sokaklarını arşınlayalım. Buradaki altıncı ve son günümüz. Yani anlayacağınız artık adalı olduk sayılır, iyie alıştık. Yalnız hava bize unutulmaz bir veda hazırlamış, inanılmaz sıcak. Sokakta dolaşmanın oldukça zorlayıcı olduğu bir gün. Bu nedenle biraz gezip biraz bir mekanda oturuyoruz Bir şey yiyecek içecek durum kalmadığında da klimalı marketlere girip bir iki tur dönüp beden ısısını biraz düşürüyoruz. Bu şartlarda fotoğraf çekmeye bile hal bulamadığımı söyleyebilirim. 

Midilli merkezi gezmekten çok memnun oldum. Kıbrıs'a gittiğimde terk edilmiş bir şehir olan Kapalı Maraş'ı gezerken oranın canlı halini görmeyi çok arzulamıştım. Burada gezerken bir nebze de olsa oranın canlı halini görmüş gibi oldum. Bu çok güzel bir deneyimdi.


Dört gün kaldığımız kuzey bölgesinde market göremedik. Daha çok içecek alınabilen bakkalımsı dükkanlar vardı . Mitilini de ise markete doyduk diyebiliriz. Adanın büyük marketleri bu bölgedeymiş meğer. Diğer bölgelere gidecekler market alışverişi yapacaksa feribottan inince burada yapmasını tavsiye ederim.

Merkezde yürürken görmeyi planladığımız yapılar karşımıza çıkıyor. Çok büyük bir alan olmadığı için bulmak zor olmuyor. Tıpkı bu kilise gibi. Kapalı olduğundan içini göremiyoruz ama dışını görmek de estetik duygumuzu okşuyor. 





Yine adanın kuzey bölgesinde marketten ayrı hiçbir mağaza dükkan da göremedik diyebilirim. Alışverişin kalbi Mitilini'de atıyormuş ama gördüğümüz markalar bir elin parmağını geçmez. Mütevazi işletmeler ve butik dükkanlardan oluşuyor çarşı.


İşte Yeni Cami. Şu anda harabe olduğu için girişin yasak olduğu avluda  kimbilir zamanında ne namazlar kılındı.



Midilli'de çok rastlayamayacğaınız geniş bir ve huzurlu bir park. Ada dağlık arazi üzerinde olduğu için hep bir dağ tepe, in çık durumu var. Neyse ki merkez düz de o sıcakta gezdiğimiz bir de onun zorluğunu yaşamıyoruz. 


Midilli'de duvarları böylesi güzel mozaikler süslüyor.


Dükkanların kapalı olduğu bir saatte gezdik, sokaklar bu nedenle sakindi  ama merak etmeyin sahildeki dondurmacılar ve kafeler her daim açık. Güzel haber şu mekanlarda oturunca hemen buzlu soğuk su geliyor. Hatta bir mekanda yiyip içtikten sonra bile kendileri sormadan buz dolu bir sürahi getiriyorlar. Buz kovası bittikçe yenileniyor. Su gibi aziz olsunlar inşallah, büyük sevaba girdiyorlar ...


Soft içecek diye tanımlanan alkolsüz içeçekler gerçekten çok çeşitli. Ücret 5 yıldızlı otelde de bir kafede de sahildeki bir işletmede de hemen hemen aynı. Şu mekana bayıldık





Yunan alfabesinin böyle keyifli fontları tabelalara çok yakışıyor. Tabelalar bile keyifli. Moskova'da yaşadığımdan Kiril alfabesini okumayı biliyorum. Yunan Alfabesi ile ortak harflerin olması onu da okumakla ilgili motive etti beni be kısa bir çalışmayla kendi çağımda okuyabildim.  Okumayı yeni öğrenen çocuk gibi olmak çok keyif veriyor bu denemeler.



Mutfaklar çok benziyor ama açıkçası ben daha çeşitli bir mutfak bekliyordum. Belki ada konsepti turistik belirlenen şeyleri yapıyorlar, Bir haftalık deneyimle genellemek doğru olmaz elbette ama mekanlarda aşağı yukarı hep aynı yemekler buluyoruz.



Üstü sarmaşıklarla kaplı böylesi oturma alanları karşımıza birçok yerde çıkıyor. Gerçekten altında oturmak hem keyifli hem de serinletici.




Yolculuk saatimizin yaklaşması hem evimizi özlememiz hem de o sıcakta ayakta durmanın zorluğuyla bizi mutlu ediyor ve yeniden sahile yürüyoruz. 



Feribota binince Türk bayrağını, Ayvalık'a yaklaşınca minareleri görmek bende şükür duygusunu uyandırıyor. Ömrün, gönderde bayrağın ve minarelerinde ezanların baki olsun canım vatanım.




Kaynaklar:
http://www.lozanmubadilleri.org.tr/mubadele-bolgeleri/midilli-adasi/
https://dsmyt.gr/2020/12/02/apo-othomaniko-intantie-simera-os-megaro-themidos/



Bursa'yı Nasıl Bilirsiniz? İstikamet Misi Köyü


Cumalıkızık'tan sonra şu uzun renkli kaydırağa bilelim diye Cumalıkızık Orman Parkı'na gidiyoruz. Bayram yoğunluğundan sıranın sonunu göremediğimizden geldiğimiz hızda parktan çıkıyoruz  ve rotamızı Misi Köyü'ne çeviriyor, yaklaşık yarım saatlik yolculuktan sonra köye varıyoruz. Misi Köyü Bursa şehir merkezine oldukça yakın, sadece 6 km.

2000 yıllık geçmişiyle kültürel hazinemizden biri olan Misi Köyü adı köy diye geçse de eski bir Rum kasabasıymış. Söylenene göre milattan sonra 183 yılında Alex adlı bir keşiş, seksen beş kişilik  maiyetiyle Hıristiyanların öncüleri olarak bu köye ve İnkaya'ya yerleşmişler, konsül toplanmış ve burada İncil tartışması yapılmış. Bugün kalıntılarına rastlanılan manastır civarında İncil’in bir nüshasının gömülü olduğuna inanılıyormuş. Bölge bu kalıntılar nedeniyle Hıristiyanlar için de önemliymiş.


Bursayı Nasıl Bilirsiniz? İstikamet Gölyazı



Gölyazı, günübirlik turlarda karşımıza çıkan, bana keşfetme ilhamı veren bir diğer destinasyon ve Bursa gezimizde şimdiki hedefimiz. Tarihi milattan önce altıncı yüz yıla kadar dayanan ve bir yarım ada üzerine kurulan bir antik yerleşim yeri. Aslında eski bir Rum Köyüymüş ve mübadele zamanında buraya Selanik'ten gelen göçmenler yerleştirilmiş. Bugün halen nüfusun çoğunluğunu onlar oluşturuyormuş. Bursa'dan 42 km uzaklıkta.






Bursa’yı Nasıl Bilirsiniz? İstikamet Cumalıkızık



Daha önce birkaç kez Bursa şehir merkezine gitmiş, gezmiştim. Sanki Bursa bana şehir merkeziden ibaret gibi geliyordu. Oysa ne güzel ilçeleri varmış. İnternete karşıma Cumalıkızık, Trilye, Mudanya turu reklamı çıkınca Unesco'nun bile haberdar olduğu yanı başımızdaki bu köyü neden bilip gitmediğini sorguladım ve bu bayram gitmek üzere program yaptım. Hava durumuna göre yağmur bekleniyordu ama bu durum programımızı değiştirmedi. 






İznik’te Gözü Gönlü Açan Sakura Yürüyüşü




İstanbul Doğa Sporları Kulübü ile İznik’in Tacir Köyü'ne doğru sakuralarla buluşmak üzere yola çıkıyoruz. Eskihisar’da arabalı vapurla geçiyoruz Bursa'ya. Hava mis, pırıl pırl. Tam vapur havası. Kahvaltımızı vapurda yapıp biraz denizi seyrediyoruz. Denizin tüm güzel enerjisinin yanında vapur kıyıya yaklaştıkça müsilajları görmek üzüyor. Kahvaltı, deniz seyri, muhabbet derken hemen bitiyor deniz yolculuğu ve araca geçip yola karayolu ile devam ediyoruz.






Mutluluk Veren Tarifler ve NONİ BAKERY

Yaptığı tatlı tuzlu elini attığı herneyse, lezzetleri bir yana onu diğerlerinden ayıran en önemli yanı, ince detaylardaki özeni ve ayrıcalıklı zevki... Sadece güzel tariflerini öğrenmek için değil, zevk geliştirmek ve yaptığı işlerde özenin en iyi halinin sonuçlarını görmek için de takip etmeli onu. 
Benim zevk anlayışıma katkısı tartışılmaz Canım Noni Bakery'min. 

İyi onu tanıdım, "bugünkü ben"e olan katkısı için ona teşekkür ediyor, onu tanıdığım için kendimi çok şanslı hissediyorum.

İyi ki varsın "NONİ BAKERY", iyi varsın canım arkadaşım...
Birbirinden güzel tarifler ve zevkli paylaşımlar için instagram hesabını ve Youtube Kanalını takip edin🎈

Bayburt Sokaklarında


Geçen sene bayramda birkaç günlük ev misafirliği için gittiğim Bayburt'ta kısa ama keyifli birkaç saatimiz oldu matmazelim ile bu küçük şehri gezmek için. Şimdi fotoğraflara bakınca içten içe daha fazla gönlümce gezemediğimi görüp hayıflandığımı söylemeden edemeyeceğim doğrusu.  Erzurumlu olduğum için kültür olarak tanıdık bir şehirde yaptığım kısa ama keyifli turumuza başlayalım mı? Bu arada anladım ki gezi yazılarımı bundan sonra şehrin havası daha üzerimdeyken yazmalıyım. Uzun süre sonra hatırda kalanlarla bu iş gerçekten zor!


Ağva'da Bir Parça Huzur


Yaşlanıyor muyum ne! Toprağa, yeşile bir başka düşkün oldum son dönemde. Ne olur bir sap ağacım olsa da altında otursam diyorum kendi kendime. Gözüm hep yeşili görse, ayağımın altındaki yumuşak toprağı hissetsem, doğanın kokusunu içime çeksem... İşte bu yüzden her fırsatta doğaya kaçasım var. İşin doğrusu bir varış noktası olmasa dahi ormanlık yollardan arabayla gitmek bile güzel, o bile iyi geliyor insana. Bu nedenledir ki ruhumuzu doyurmak için bu pazar da yeşil ile Ağva'da buluşuyoruz. 












Bir Haftada Moskova!



Moskova'da yaşarken ve sonrasında bir sürü Moskova gezi yazısı yazmış olmama rağmen sıranın neden büyülü Kızıl Meydan'ı yazmaya gelmemiş olmasına hep şaşırırdım. İlk fırsatta yazayım deyip yine de ertelerdim. Kısmet bir vesile ile bugüneymiş.
 Hayatınızın unutulmaz anlarının neler olduğunu düşünüp gözünüze getirdiniz mi hiç? Benim o anları düşünürken aklıma ilk gelen bir masalın, rüyanın içinde hissettiren karlı bir Kızıl Meydan gecesidir. Ama şunu da ifade etmek zorundayım ki ne kadar gidersem gideyim o kapıdan geçip de uzaktan pastayı görünce yüzümde hep bir gülümseme içimde hep bir kıpırtı oldu. Umarım birgün Moskova'ya giderseniz Kızıl Meydan'a  girişinizde hava, ışık, hissiyatınız bir rüyayı yaşıyor olmanızı destekleyecek nitelikte olur da aldığınız haz kat kat artar.

Amsterdam'daki Eviniz




Gezi Tarihi: 02.10.2012

Amsterdam'daki eviniz derken inanın hiç abartmadım. Gelin baştan anlatayım.
Homelidays isimli siteyi daha önce duymuştum. Homelidays bütün dünyada villadan, çiftlikten tutun da stüdyo daireye kadar her tipten evin günlük kiralanabildiği bir site. Girip oradan bir bakayım dedim ve bir kaç daire için mail gönderdim. Maillerden birine cevap Türkçe geldi. Şansa  Amsterdam'da gelip gidip bir Türk'ün evini bulmuşum. Hemen konuşup anlaştık. Sevgili ev sahibemiz Çiğdem de ilk kez bir Türk aileyi ağırlayacak olmanın heyecanı içerisindeydi. Daha gitmeden bize bir çok konuda rehberlik etti, önerilerde bulundu.


Safranbolu



Bu bayram tatilinde tercihimizi Safranbolu'dan yana kullandık ve bayramın ikinci günü erkenden çıktık yola. Beklentimiz nostaljik bir kasabada sakin ve keyifli bir tatil yapmaktı. Ama Safranbolu bize beklediğimizden fazlasını verdi. Safranbolu'yu eski nostaljik Osmanlı tarzı evleri ve çarşılarıyla bilirdim oysa bunların yanında nasıl güzel doğası ve doğal zenginliklerinin olduğunu gördük. Haydi gelin gezimize başlayalım!













Offf Off Dedirten Amsterdam Halk Kütüphanesi




Bu yaz tatilimizde Amsterdam ve Paris'e gittik. Ve ben bu 8 günlük tatilde gördüğüm onca şey arasından ilk olarak bu kütüphaneyi, Amsterdam Halk kütüphanesini (Openbare Bibliotheek Amsterdam) yazmak istedim. Bu keşke  bizde de olsaydı diye içimin gittiği bir şey olduğundan olsa gerek. Sevgili ev sahibemiz Çiğdem'in (onu ayrı bir yazıda anlatacağım) tavsiyesi ile gittiğimiz bu kütüphaneden çıkınca, hatta çıkmadan katlar, bölümler arasında gezinince  bizde neden böylesi modern ve kolay ulaşılabilir bir kütüphane yok diye başladı moralim bozulmaya, omuzlarım düşmeye. Bu yüzden Çiğdemciğim iyi mi etti kötü mü etti bilmiyorum benim gibi bir kütüphane severi oraya yönlendirmekle. Bana söylediğinde demiştim ki "Hmm kütüphane kokusunu çok severim, gidip bir içime çekeyim!" İstanbul'da ve Ankara'da gittiğim bütün kütüphanelerde, okul kokusu, tiyatro kokusu gibi zihnime yer eden bu kokunun izine Amsterdam Halk Kütüphanesi'nde rastlamayınca oldukça şaşırdım. Nedenini anlayamadım doğrusu, bizdeki kitaplar mı eski, yoksa çok mu ortada duruyorlar bilemedim! Konu kütüphane olunca laf uzuyor bende. O kadar severim ki gidip hiç bir şey yapmadan bile oturabilirim uzunca bir süre.  Bu yüzden kontrolü ele alıp konuyu yaymadan sözü Amsterdam Kütüphanesi'ne getireyim.

Adios Moskova, Merhaba Vatan!!!

İki yıl üç aylık serüven bugün, 13 Kasım 2011'de bitiyor. Eve, vatana dönüyorum. Eşim Moskova'ya benden bir yıl önce  geldiğinden, bir yıllık ayrılığın ardından buraya gelişimdeki heyecan Moskova'ya geliyorumdan daha çok eşime kavuşuyorum şeklindeydi. Gidişim de benzer oldu. Eşimle yine bir ayrılık var ama bu sefer çok şükür ki kısacık, yeni yıla kadar. Bu sefer ki heyecanım ise vatana dönüyorum sevincinden ya da Moskova'dan ayrılıyorum üzüntüsünden, bunlarla düşüncelerden çok bedenimde yedi ay geçiren minişime inşallah Betül'üme kavuşacak olmanın heyecanı. Beni, kızımın doğumundan önce de sonra da çok yoğun günler bekiliyor. Aklımda hep onlar. Sanırım Moskova'dan dönmemek üzere ayrıldığımın farkına varamama sebep olan şey de o. Bir de burada geçirdiğim iki yıl üç ayı dolu dolu yaşamam belki de. Moskova'ya taşındıktan sonra İstanbul ziyaretlerinde dostlarım, akrabalarım muhtelif zamanlarda soruyorlardı. "Nasıl alışabildin mi?" diye. Aslında bu soru kafamı çok karıştırıyordu neyi soruyorlar acaba diye.

Bolşoy'a Gitmenin En Ucuz Yolu


Bolşoy'a gitmenin en ucuz (bedava desem daha mı doğru olur acaba) yolunun ne olduğunu her işte bir hayır vardır diyeceğim bir olayla öğrendim. Bolşoy'un internet sayfasında gezinirken aynı gün için  Ruslan ve Lyumila operası için taaa tepede de (6.balkon) olsa bir yer bulup "Ooo çok ucuzmuş!" deyip 750 Ruble ( yaklaşık 45 lira)'ye elim ayağım gerçek Bolşoy'u  Moskova'dan ayrılmadan önce görme  fırsatının doğmasının heyecanıyla birbirine dolaşarak internetten ödemeyi gerçekleştirip bileti aldım ve 3 saat sonra başlayacak olan opera için üzerimi giyindiğim gibi fırladım. Saat altı gibi elimde bilet bilgilerini yazdığım kağıtla her zaman internet alımlarımı bilete dönüştürdüğüm New Hall gişesinde aldığım soluğu. Bu arada bileti sayfanın Rus versiyonundan aldığım için bir terslik olup olmadığından emin olamadım. İnşallah bir sorun olmamıştır diye yol boyu dua ede ede geçirdim o yarım saati. Gişede daha önceki günlerden tanıdığım yardımsevmez hanımın ifadesinden ve işlemin her zamankine göre  uzun sürmesinden şüphelerimin doğru olduğunu hissettim. Sonra hanım bir şeyler söyledi. Allahtan arkamda İngilizce bilen biri vardı da yardım etti iletişim için. Hanım biletimin gözükmediğini söylüyormuş. Bunun üzerine başka bilet önerisinde bulundu. 1000 Ruble verdim.  Para üstü olarak 900 Ruble verdi.

Rus Televizyonlarının Açılış Saati


Geçen sabaha karşı yani altıya doğru uykum kaçıp televizyon seyretmeye geldiğimde enteresan bir şey ile karşılaştım. Bütün Rus televizyon kanalları  kapalıydı. Nasıl yani şokunu yaşarken kanalların arasında dolaşmaya devam ettim. Rus Devlet Televizyonu'ndan çizgi film kanallarına, haber kanalından müzik kanallarına değin tüm kanallarda yandaki fotoğraftaki gibi bir görüntü vardı. Bir süre bu işin sonunu daha çok merak edip kitaplarla oyalandıktan sonra saat altıda start verilip televizyonların hepsinin bir anda açıldığını gördüm. Ne ilginç öyle değil mi! Neden böyle acaba. Bana öyle geliyor ki bu pek televizyon kanalların tercihi gibi değil, devlet kararı. Yoksa neden hepsi kapalı olsun ki! Bu arada ilginç olan bir diğer şey başka gecelerde uykum kaçıp yine televizyon açtığımda belki saat üç suları gibi izlediğim. Merak ettiğim bu televizyonların kaçta kapandığı. 

Çar Aleksey Mihayloviç'in Fiyakalı Yazlık Ahşap Sarayı






İlk kez Phoebe Taplin'in Kolomenskoe yürüyüş rotasının ilk durağı olarak gördüğüm Kolomna Sarayı ya da diğer adıyla Çar Aleksey Mihayloviç Sarayı (Коломенский дворецДворец царя Алексея Михайловича) ta o zamandan restorasyon çalışmaları altında olduğundan ziyaret için takibimdeydi. Daha sonra bir kaç kez daha gittiğim ve sevdiklerimi de götürüp paylaştığım bu gözden uzak sarayın ziyarete açıldığını Moskova'ya beni ziyarete gelen ablamları götürdüğümde öğrenmiş, ama o kez de saatini kaçırdığımız için girememiştim.  Kısmet bugüneymiş. Saraya ulaşım koyu yeşil metro hattının güneyinde bulunan Kaşirskaya Metro istasyonundan yapılıyor. Metrodan çıkış için ise merkezden gelindiği düşünülürse trenden inince sağa dönüp platformda bulunan Kolomenskoe Park işaretlerini takip etmek yeterli. Dışarı çıkınca şöyle bir etrafa bakınca trafik tarafı değil otobüs durağınında olduğu taraftaki park yönüne yürümek gerekiyor. Zaten saray metro çıkışına çok yakın olduğundan park yönüne doğru yürürken uzaktan rahatlıkla gözüküyor. Gözüken bir diğer şey olan alt geçitten geçip Kolomenskoe parkının arka girişinde bulunan saraya varılıyor. Saraya giriş ücreti olarak 400 Ruble (yaklaşık25 lira) , fotoğraf için ise 110  Ruble (7 lira) alınıyor. Ziyaretçiler 10:00-16:45 saatleri arasında kabul ediyor.

Trabzonspor ile Lujniki Randevusu



Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne kabul edilmeyip Trabzonspor'un davet edilmesinden sonra Trabzonspor'un rakipleri arasında ÇSK Moskova'nın olduğunu duymak özellikle Trabzonsporlu eşim başta olmak üzere bizi ailecek çok mutlu etti. Bu maçla ilgili diğer bir şansımız da benim Moskova'da olduğum zamana denk gelmesiydi. Yapacak tek şey İstanbul seyahatimde yaptığım bayrak ve bere alışverişi ile hazır olduğumuz maçın gününün gelmesini heyecanla beklemekti. Nihayet gün geldi. Eşim pek olmasa da ben yenebileceğimizden en azından berabere kalacağımızdan umutla bir kaç arkadaşımız ve yedinci ayın eşiğinde olan minişimizle birlikte Moskova'nın en büyük stadyumu olan Lujniki'nin yolunu tutuyoruz. Stadyum'a kırmızı hatta bulunan Sportivnaya metro istasyonundan gidiliyor.  Metro ve etraf pek kalabalık olmadığını görünce bunu Lujniki'nin büyük bir stadyum olmasından ötürü taraftarların çok sistemli bir şekilde içeri alınacak olması ihtimaline bağlıyorum.